Psikiyatrist Alper Hasanoğlu: Hepimiz korkmalıyız, biz psikiyatrlar üstüne bir de utanmalıyız

0

Bir hastanın gözünden psikiyatrinin içler acısı durumu… Psikoterapi kapalı kapılar ardında yapılıyor ve psikoterapi bilgisi olmasa da elinde duvara asacağı herhangi bir belgesi olan herkes psikoterapi yaptığını iddia edebiliyor

Yılın son günlerinde arkadaşlarımdan biri, ilgimi çekeceğini tahmin ederek bana bir kitap önerdi. ‘Bir Psikoterapi Mağdurunun Anıları’ adını taşıyan bu kitap, Eyüp Turan Reyhan tarafından kaleme alınmış. Reyhan serbest ticaretle uğraşıyor. Kitapta kendisiyle ilgili yazdığı birkaç satır biyografik bilgiden, bir süre İTÜ’de fizik mühendisliği bölümüne devam ettiğini ancak hastalığı nedeniyle okulu bitiremediğini öğreniyoruz.

16-17 yaşlarında aşırı kaygı, güvensizlik, korku, terleme, halsizlik, başarısızlık korkusuyla evden dışarı çıkamamak, ağlamak gibi şikayetlerle rahatsızlanmış. Baş ağrısı gibi bedensel semptomlar da eşlik ediyor bu tabloya.

Benim de hocam olan Prof. Dr. Bülent Berkarda komşuları olduğu için, kime gideceklerini ona danışmışlar. Berkarda onkoloji denince akla gelebilecek en önemli uzmanlardan ve Cerrahpaşa’nın müstesna hocalarından biridir. O da yine Cerrahpaşa Psikiyatri Kliniği’nden, sanırım güvenebileceğini düşündüğü tek kişiye yönlendiriyor komşusunun 17 yaşındaki oğlunu. Reyhan’ın Prof. Bayan ‘Ayrıldagel’ müstear isimle andığı doktorun kim olduğunu bizim camiadaki herkes bilir.

Ben 1985’te CTF’de okumaya başladım. Reyhan benim tıp okumaya başlamamdan beş yıl kadar önce o kliniğe adım atmış tedavi olmak için. Sonra onun 40 yıllık psikoterapi/psikiyatri macerası başlamış. 40 yıl içinde 10 ayrı adı sanı olan psikiyatra gitmiş.

Bütün kitabı anlatacak değilim. Merak eden alır okur. Yazarın yalnızca girişte ve yukarıda adını andığım psikiyatrla ilgili iki bölümden alıntılar yapacak ve yorumlayacağım. Öncelikle belirteyim, Eyüp Turan Reyhan’ı tanımıyorum. Bu kitap vesilesiyle adını duydum. Anlattığı hikayelerin doğruluğunu, yapılan yorumları doğru anımsayıp anımsamadığını kanıtlayabilmem mümkün değil. Ama Türkiye’de geçirdiğim beş sene gibi kısa bir süre içinde gerek bana gelen psikoterapi tecrübesi olan hastalardan duyduklarım, gerekse süpervizyona gelen terapistlerden dinlediğim hastalık ve hasta öyküleri Reyhan’ın anlattıklarının doğru olma olasılığını arttırıyor.

Psikoterapi kapalı kapılar ardında yapılıyor ve psikoterapi bilgisi olmasa da elinde duvara asacağı herhangi bir belgesi olan herkes psikoterapi yaptığını iddia edebiliyor. Sanırım hepimiz korkmalıyız, biz psikiyatrlarsa üstüne bir de utanmalıyız diye düşünüyorum. Reyhan’a da utanma olasılığını bize tanıdığı için teşekkür etmeliyiz.

İlgili:  Bipolar bozukluk nedir? Bipolar belirtileri nelerdir?

Yukarıda Reyhan’ın belirttiği semptomlar sonucunda esas olarak anksiyete bozukluğunu düşündürüyor. Agorafobik belirtiler (sokağa çıkamamak) de gösteren hastada somatizasyonla giden bir reaktif depresyon da söz konusu sanırım. Psikiyatri tanı kitabına uygun bir tanı koymak yukarıda sözü edilen belirtilerden yola çıkarak tam olarak mümkün olmasa da, depresyon ve anksiyete belirtilerinin birlikte görüldüğü bir tablodan bahsedebiliriz. Büyük olasılıkla da biyolojik bir durum değil. Reyhan’ın da belirttiği gibi travmatik bir yaşamsal duruma karşı gelişmiş reaktif bir tablo olma olasılığı yüksek. Yani aslında doğrudan psikoterapiyle müdahale edilmesi gereken bir hastalık tablosu.

O dönemde psikoterapinin geldiği noktayı göz önünde bulundurursak, bugün sözü edilen tabloda etkinliği sayısız bilimsel çalışmayla kanıtlanmış bilişsel davranışçı terapiyle, uzun kabul edilmeyecek bir sürede tedavi etmenin mümkün olduğunu söyleyebiliriz – 40 yıldan kısa süreceğini garanti edebilirim en azından. Psikodinamik yaklaşımla da, biraz daha uzun olsa da, başarıyla tedavi edilebilir. O an piyasada bulunan antidepresanlardan biri kullanılıp yalnızca destekleyici bir psikoterapötik yaklaşım da hastanın çok daha kısa sürede iyileşmesini sağlayacaktır.

Diğer dokuz doktoru bırakalım, gittiği ilk doktorla olan macerasına göz atalım hastanın. 1980 yılında, CTF Psikiyatri Kliniği’nin tavandan sızan suların oluşturduğu kabus gibi lekelerin damgaladığı kirli beyaz duvarların arasından geçerek ‘hoca’lardan birinin odasına girer 17 yaşındaki Reyhan. Hoca hastayı dinler ve “iyileşeceksin merak etme!” diyerek hastanın eline bir reçete tutuşturup 15 gün sonra gelmesini söyler. İlk reçetede o dönemde çok kullanılan bir antidepresan vardır. Eğer hastaya ilaç verecekseniz doğru bir seçim. Ama yan etki profili pek de iyi olmadığından, 15 gün sonra gel demezsiniz hastanıza. En çok bir hafta sonra görmek istersiniz ve ben olsam ilacı almaya başladıktan iki gün sonra beni telefonla arayıp yan etkilerinden rahatsız olup olmadığını bana rapor etmesini isterim.

Bu arada reçetede Melleril gibi bir ilaç daha var ki, aslında bir antipsikotik. Ama düşük dozda verildiğinde kaygı giderici etkisinden de yararlanılabiliyor. Şu anda piyasada yok. İlaç firması yan etkileri nedeniyle yıllar önce piyasadan çekmek zorunda kaldı bu ilacı.

İlgili:  Nurseli İdiz: Çevremdekileri korkuttuğumu yeni fark ettim

15 günde yalnızca ilaçların yan etkileri nedeniyle kendini daha da kötü hisseden ve kendisine hastalığın ve tedavinin gidişatı hakkında bilgi verilmediğinden daha da kaygıya kapılan hasta ilk günden daha sıkıntılı bir tabloyla çıkar doktorunun karşısına. Bu kez Haldol ve Akineton reçete edilir. Yalnızca ben değil, Türkiye’deki hiçbir psikiyatr yukarıda hastanın anlattığı belirtilerle giden bir tabloda neden Hadol ve Akineton reçete edildiğini izah edemez. (Bu arada Reyhan’ın her şeyi doğru ve gerçeğe yakın anlattığını var sayıyorum. Bunu bir psikiyatri hastasına güvenilemez gibi damgalayıcı bir gerekçeyle değil, yazılanları teyit etme şansım olmadığı için yazıyorum).

15 gün sonra yan etkilerden daha da hayattan kopmuş bir halde yanına gelen hastanın halinden kaygılanan doktor başka bir antipsikotik ve akineton karışımını bu kez hastanede enjekte ettirir hemşireye ve hastaneye yatırmayı teklif eder. Bu arada hasta doktorun kendisini anımsamakta biraz zorlandığını fark eder. Bu ne kadar hastanın kendini değersiz hissetmesiyle ilgili bir vesvesedir, bilemem tabii ki.

Evet doktorun vakti yoktur. Hastanede idari işler, hasta vizitleri, öğrencilere verilen dersler, bölüm toplantılarıyla geçer, sabah başlayıp saat 14.00’de biten mesai. Neden mi 14.00’de biter mesai? Çünkü o saatten sonra hocaların çoğu muayenehanelerine koşar. Reyhan şanslıymış yine de. Benim öğrenci olduğum zamanlarda saat 12.00 oldu mu kaçan hocalardan geçilmiyordu Cerrahpaşa. Hatta hiç gelmeyenler de vardı. Üniversitede olması gereken saatlerde, evindeki çalışma masasından ya da hastalar bekleme odasında beklerken muayenehanesindeki çalışma odasından psikiyatrların kapalı internet grubuna mail atan hocalarımız vardı.

Reyhan’a dönelim. Bu tablonun bütün bu ilaç tedavisine rağmen hiçbir iyileşme göstermemesi üzerine endişelenen baba doktoru arar ve “nesi var oğlumun?” diye sorar. Aldığı yanıt oldukça terapötiktir: “Oğlunun hiçbir şeyi yok, biraz şımartmışsın.” olur. Babanın yalan söylemediğini var sayıyorum. Bu varsayım sonrası şu soruyu sormak zorundayım; eğer çocuk yalnızca şımartılmışsa, ona neden antipsikotik ilaç reçete edilmiş ve çocuğun bu ilaçları aylarca kullanması istenmiştir? Bütün bu tablo antipsikiyatri tartışmalarını akla getiriyor ve bu tablo karşısında haklı olup olmadıkları sorusunu sorduruyor bize.

İlgili:  Bipolar Bozukluk Genetiğimizde Olsa Bile Önlenebilir mi?

Reyhan farklı psikiyatrlara gidip hayal kırıklığı yaşadıktan çok sonra, ilk ‘tedavi’sinden 13-14 yıl kadar sonra tekrar Prof. Dr. Ayrıldagel’e gider. Çünkü doktorunun bu süre zarfında Almanya’da yaşadığını, orada 7 sene muayenehane hekimliği yaptığını ve psikoterapi eğitimi aldığını öğrenir. Bir umut yeşerir içinde. Emekli olmuş ve muayenehane açmıştır doktoru.

Bu kez terapi yapmaya karar verir psikiyatr. Birkaç hafif ilaç eşliğinde. Neden daha önce psikoterapi yapmadığını sorduğunda, “vaktim yoktu.” der. Söyleyecek hiçbir şey bulamıyorum. Vaktim yoksa psikoterapi hastasına antipsikotik mi vermeliyim, yoksa vakti olan ve terapi yapabilecek bir meslektaşıma mı yönlendirmeliyim hastayı?

15 günde bir yapılan gevşek bir psikoterapi sürecinde bir ara bipolar duygudurum bozukluğu tanısı koyar hastaya sayın hocamız ve Lityum reçete eder. Sonra da “sende bipolar yok, kesiyorum.” diyerek keser ilacı. Aslında ben hastanın yalan söylediğini sanmak istiyorum. Yoksa kendimi kötü hissedeceğim.

Hasta yıllar sonra sorununun ne olduğunu anlayan ve onu iyileştiren bir psikiyatrdan bahsediyor. Hem de ilk seansta. Bu da biraz abartılı bir yorum tabii. Ama tabii ki hiç kimsenin tedavisinin 40 yıl sürmeyeceği kesin. Gerçi yukarıda andığımız psikiyatri profesörüne ikinci gidişinden sonra kısmi bir düzelme de gerçekleşmiş. Reyhan da bunu teslim ediyor zaten. Türkiye psikiyatrisinin halinin (halimizin) bu olduğu gerçeğini bir hastanın kaleminden okumak ilginç. Umarım bu kitap ses getirir ve bizim camiamızda meslek içi bir tartışmanın başlamasına neden olur.

Psikiyatrist Dr. Alper Hasanoğlu


 

Alper Hasanoğlu, 1967 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Erkek Lisesi’nin ardından Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ni bitirdi. İki yıl Çorlu Devlet Hastanesi Acil Birimi’nde pratisyen hekim olarak çalıştıktan sonra Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde Fizyoloji İhtisası yaptı. Fizyoloji İhtisasında özellikle stres fizyolojisi ve epilepsi üzerinde çalıştı. Ardından İsviçre’de psikiyatri ihtisası yaptı ve Basel Üniversitesi Psikiyatri Polikliniği’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Türkiye’ye döndüğü 2010 yılından beri kurmuş olduğu TherapiaGroup çatısı altında ekibiyle birlikte klinik çalışmalarına devam ediyor. Remzi Kitabevi’nden yayınlanmış üç kitabı bulunmaktadır: Bir Terapistin Arka Bahçesi (2009), Aşkın Halleri (2010), İlişkilerin Günlük Hayatı (2013).

Share.

Comments are closed.